Now Playing Tracks

Ben her gece mutlaka ellerimi bileklerimle birleştiren dikişleri zevle sökerim.
İğnenin ipik ile birleştiği o delikten asarım boynumu sarkıtırım yuvanın penceresinin önüne.
Güzel bir manzara görürüm ”evli,mutlu,çocuklu”
Asansörün kapısından sarkıtıp düşlerimi ezile ezile çıkartırım evime…
Gözlerinin mavisi değildir beni geceleri düşündüren.
Mavini gözlerin olmasıdır belki kafamı yemekten döndürüp bana bir duble rakı içirten.

Ben her gece mutlaka kefeni yırtarım içine girmek için.
Kestiğim bileklerimi kefeni şu olmayan cebine iliştiririm.
Asla kelebeğe dönüşemeyen bir tırtıl olurum,kozam kefenim !
Makyajımı tazelemek için çıkartıp gözlerimi,temizlerim göz pınarlarımı.
Ayak parmaklarımın arasına geçmeyen ayak parmaklarını özlerim.

Ben her gece mutlaka;
Sesini duymayan bu kulakları yırtar atarım sağımdan solumdan.
Seni sarmayan kollarımı keser kaldırım dolaba yarın yine giiymek için…
Seninle olmayan her yanımı tek tek ayırırım bedenimden.
Kalbimle beynim kalır geriye,bir duble de onlara söylerim.
Şerefe mi,şerefsize mi diye düşünürken…
Bir yetmişliğin hiç birşeye yetmediğini anlarım…

Kanarım,ağlarım,parçalanırım.

Ben her gece mutlaka;
Ölürüm,güneş doğduğunda maskemi takar sensiz çok ama çok güzel yaşar,yaş’lanırım.


Biraz aşkın yarıda kalmış halinden bahsetmek isterim moruk.

Aşkın yarıda kalmış hali; bir tarafın en iyi ihtimalle daha az sevmesiyle,-daha önce işlemiştik- yeterince sevmemesiyle, normal seyrinde ise direkt sevmemesiyle ilgili bir durumdu; fakat aşağı mahleden Çoksevenoğulları’na hiç öyle gelmiyordu.

İlişkinin hangi aşamasında olursa olsun, aşık olanın bu hıyarlığa düşmemesi gibi bir durum söz konusu bile değildi; aşık olunanın ağzından çıkan her kelimeye koşulsuz inanılıyordu da bu nasıl bir sevmekti ki ayakta siken bahanelere kutsal kitap gibi tutunuluyordu belli değil.

O öyle bir adamdı/kadındı, bana çok değer verdiği için uzak durmaya çalıştı, ‘ondaki codec ilişki yürütmeyi desteklemiyordu’, aslında o da beni seviyordu ama birbirimize zarar veriyorduk, beni sevmese bu kadar kıskanır mıydı, sevgili olsaydık birbirimizden nefret ederek ayrılacaktık, bunca yaşanmışlık varken arkadaş kalmamız saçma olurdu zaten…” ve şu an aklıma gelmeyen türlü bahaneyle, ebemin empoze bahçesindeki tüm saf güllere kucak dolusu sevgiler.

Yahu o zaman nasıl oluyordu da biz onlar için türlü fedakarlığı yaparken, bizden sonra varoşun sözlük anlamı karıları ‘sevgilim’ deyip kollarına takıyorlardı? Şefkat yoksunu, bizim dokunmaya kıyamadığımıza köpek muamelesi yapan, leş gibi adamlarla nasıl birlikte oluyorlardı? Sürekli eleştirdikleri, ağzına sıça sıça bi’ hal oldukları ortamların kral/kraliçe’leri bizim yapamadığımızı yapıp, aşık olduğumuz insanların hayatlarındaki yerlerimizi nasıl alabiliyorlardı be canına yandığımın ilim, bilim, felsefe dünyası?

Sizin veremediğiniz cevabı benim sikik tavanım verdi koçlar; “Çünkü seni sevmiyor” dedi. Yine çok içtiğim gecelerde “Bu benim aklıma nasıl gelmedi yahu?” diye elbette düşündüm düşünmesine; lakin zavallı aklımın da hiçbir suçu yoktu.

İnsan kendi başına aşık olmuyordu çünkü hayır efendim öyle bir dünya yoktu! Sevmediği insanlar tarafından sevilmekte bir sakınca görmeyenlerin orospu çocukluğundan başka bir şey değildi bu. İhtiyacı olan ilgiyi pompaladığı anda, gaza basıp kaçmaktan başka bir şey değildi bize yaptıkları moruk, anlıyor musun?

Ve bütün acı, bu çok bariz gerçeği kabullenene kadardı: “Çünkü seni sevmiyor!

 

“Senin kafan farklı çalışıyor” dediler hep. Çalıştığından bile emin değildim, öyle dediler. 

Başka şeyler de söylediler; kimisi güzel buldu, kimisi zeki, kiminin ilgisini siyah çerçeveli, kodlu pikseller kadar çekemedim, akamadım gönlünün sohbetine derken kimi fena vuruldu. En iyi anlayan, -elinden gelse- daha fazla acı çekmeyeyim diye beni tüfekle vururdu. En güzel anlarım nihai çıkarımlarda boğuldu. 

Getiremedim hiçbir şeyin sonunu, “başarıyla” dedikleri şey neydi anlayamadım, çözemedim şu nabzı şerbeti bir türlü, yenemedim, kazanamadım, bazen gitmek istediğim oldu bırakamadım, bırakmak istediğim oldu sıyrılamadım, bakın; insanın, kendi hislerinden istediği an kurtulamaması korkunç. 

En iyi yapabildiğim bir şey bulamadım, ben sevemedim bile yine o aşina olamadığım “başarıyla”, denedim de yazıktır hakkıma ama olduramadımsa neye faydası vardı değil mi? Herkes iyiydi, herkes güzel, herkes haklı, ben hep kalan oldum da safi “yalnız” kısmı yordu. Ona da karşı geldim, her şeye karşı gelirdim, herkes boştu.

Bazen doluya sığamadım, en çok ona darıldım, yer yoktu kabulüm de benim canım neydi ki açıkta bırakıldım? 

“Haksız mıyım abi?” dedim, bu amına koyduğumun sabahında ben haksız mıyım? Yastık onayladı, yorgan daha bi bacak arası, daha kendi gözlerini tam açamadan, babasının çanağına başladığımın bi’ sidiklisini, yorganın altına girip uyandıracak kadar sevmek ne kadar doğruydu? Kim, kime nasıl yetebiliyordu da ben onda ne bulduğuma mı, bende ne bulamadığına mı şaşayım bilemiyordum? 

İnsan elbette birçok şeyi onunla, sinema, yemek vesaire ama en önemlisi sabahlaar! diye anlarken hani yalnız uyanıp boşluk zaten sarılmayınca, içinin gittiğini biliyorum, benim de gidiyor da bu işin şu meşhur “başarılısı” soruyorum yahu nasıl oluyordu?

Nasıl oluyordu?

Çaresizliğin dip noktasında herkesin aklından geçen bir şey vardır. Yaptığınız hiçbir şey sizi umursamasını sağlamıyor, aramıyor sormuyor ve sizinle alakayı tamamen kesmiş gibi görünüyorsa “Başıma kötü bir şey gelse, kaza geçirsem, çok hasta olsam” döner mi? Zavallılığın sınırlarının zorlandığı bu düşmüşlük seviyesine Gerçekten aşık olan herkes mutlaka inmiştir. Dip, yani bitmişlik..
Tam olarak bu.

mayoneziseverim:

“Senin kafan farklı çalışıyor” dediler hep. Çalıştığından bile emin değildim, öyle dediler. 

Başka şeyler de söylediler; kimisi güzel buldu, kimisi zeki, kiminin ilgisini siyah çerçeveli, kodlu pikseller kadar çekemedim, akamadım gönlünün sohbetine derken kimi fena vuruldu. En iyi anlayan, -elinden gelse- daha fazla acı çekmeyeyim diye beni tüfekle vururdu. En güzel anlarım nihai çıkarımlarda boğuldu. 

Getiremedim hiçbir şeyin sonunu, “başarıyla” dedikleri şey neydi anlayamadım, çözemedim şu nabzı şerbeti bir türlü, yenemedim, kazanamadım, bazen gitmek istediğim oldu bırakamadım, bırakmak istediğim oldu sıyrılamadım, bakın; insanın, kendi hislerinden istediği an kurtulamaması korkunç. 

En iyi yapabildiğim bir şey bulamadım, ben sevemedim bile yine o aşina olamadığım “başarıyla”, denedim de yazıktır hakkıma ama olduramadımsa neye faydası vardı değil mi? Herkes iyiydi, herkes güzel, herkes haklı, ben hep kalan oldum da safi “yalnız” kısmı yordu. Ona da karşı geldim, her şeye karşı gelirdim, herkes boştu.

Bazen doluya sığamadım, en çok ona darıldım, yer yoktu kabulüm de benim canım neydi ki açıkta bırakıldım? 

“Haksız mıyım abi?” dedim, bu amına koyduğumun sabahında ben haksız mıyım? Yastık onayladı, yorgan daha bi bacak arası, daha kendi gözlerini tam açamadan, babasının çanağına başladığımın bi’ sidiklisini, yorganın altına girip uyandıracak kadar sevmek ne kadar doğruydu? Kim, kime nasıl yetebiliyordu da ben onda ne bulduğuma mı, bende ne bulamadığına mı şaşayım bilemiyordum? 

İnsan elbette birçok şeyi onunla, sinema, yemek vesaire ama en önemlisi sabahlaar! diye anlarken hani yalnız uyanıp boşluk zaten sarılmayınca, içinin gittiğini biliyorum, benim de gidiyor da bu işin şu meşhur “başarılısı” soruyorum yahu nasıl oluyordu?

Nasıl oluyordu?

Üst üste sigara içiyorsanız şayet, içinizde kimseye söyleyemediğiniz çok başka bir yaranız var demektir ve mutsuzluk sizin için bir pakette yirmi adettir.
Oğuz Bal
To Tumblr, Love Pixel Union