Now Playing Tracks

rakirocks:

Çok bekledim lan seni,

Hani o kadar beklediğim ki göz altlarıma mor damarlar döşedim.

Uyuyamadım günlerce, özlemden değil hırsımdan.

Beni nasıl sevmedi dedim?

Beni, benim onu sevdiğim kadar nasıl sevmedi?

Her cümleni yazdım bir yerlere, evimi kağıtlarla döşedim.

Ağlamadım, o kadar uzun süre ağlamadım ki ben bile acı çektiğimi bilemedim.

Nefes alamamaya bile alıştım lan, sensiz uyumaya alışamadım.

Kimselere sarılmak gelmedi içimden yıllarca, yüzünü düşünüp hatırlayamadım.

Unutmak bana yaptığın en büyük kötülüktü.

Beni unutmak değil, benim seni unutmam.

Bu kadar büyük acı çektiğim birini hatırlayamamak kabus oldu, yüzsüz rüyalar gördüm aylarca.

Yastığa kapanıp çektim dizlerimi. Ben öyle uyuyamam ki. Durdum. Yüzyıllar geçti beynimden. Ağlamaya çalıştım. Bekledim, bekledim. Tek cümle aklıma geldi. Bir kelime belki. Ağladım. Hıçkırarak değil, boğularak ağladım, nefes alayamayarak ağladım, içimdekileri öldürerek ağladım.

İçtim, günlerce, aylarca, yıllarca. Beynimi akıttım gözlerimden.

Sen şuurunu kaybetmek ne demek bilir misin sevgilim?

Ben bilirim işte. Ben ruhumu kaybetmek ne demek de bilirim, masumluğumu kaybetmek  de.

Kimseye dokunamazdım ulan ben. Öpüşmek ayin gibiydi. Normal mi sevgilim? Normal tabi. Kaç yıl geçti ulan? O kadar yıl unuttuğun birini beklemek ne demek biliyor musun sen? Kaç ay, kaç gün, kaç dakika saydın mı hiç? Başkaları sana acı çektirmeye çalıştığında sen hiç beni düşünüp ağladın mı, hem de yüzümü bile hatırlamadan?

Ağlamadın. Çünkü sen sadece benim yanımda ağlayabilirsin. Bencilliğine aşıktım senin, senin kendini sevmene aşıktım. Tüylerim ürperirdi bana kolun bile değse. Şimdi ise HİÇ BİR ŞEY. Hiçbir şey yok. Neler aldın benden ya. Neler yaptın bana. Ölseydin keşke. Bir trafik kazasında 3. sayfa haberi olsaydın da buna dönüşmeseydin. Göğsümün ortasında hiçbir şey yok gibi. Bomboş gibi. Çok dolu gibi.

KUSMAK İSTİYORUM ULAN. Neyi bilmiyorum. Sevmek istiyorum ben, birinin yanında kendimi tamamen bırakmak istiyorum. Kendi boşluğumda kaybolmak istemiyorum. Kendime güvenmek istemiyorum. Seni istemiyorum. Başkası olsun artık. Çok yıl geçti. Başkası alsın yerini. Sevsin beni, ölsün. Canı acısın benim acıdığı gibi. Acıtalım birbirimizi, yara bandı olalım birbirimizin. Sarılarak uyuyabileyim, kalbini dinliyim dakikalarca. Kombi parasını tartışalım. Saçma sapan monoton berbat gibi ama huzurlu bir hayat yaşayalım. Birine güveneyim artık. BOĞULUYORUM LAN ANLAMIYORLAR. Kimse hem de. Sen bile. Ailem bile. Ben bile. Hiç kimse. Gerçekten hayatımdan vazgeçecek cesaretim olsa çeker giderdim. Ama korkağım. Bırakamıyorum. Gidemiyorum. Kendi içime gömülüyorum. Küçülüyorum. AĞLAYAMIYORUM.  Duygularımı sikip atmak kolay ama çocuklarınla ben baş edemiyorum.

Ben her gece mutlaka ellerimi bileklerimle birleştiren dikişleri zevle sökerim.
İğnenin ipik ile birleştiği o delikten asarım boynumu sarkıtırım yuvanın penceresinin önüne.
Güzel bir manzara görürüm ”evli,mutlu,çocuklu”
Asansörün kapısından sarkıtıp düşlerimi ezile ezile çıkartırım evime…
Gözlerinin mavisi değildir beni geceleri düşündüren.
Mavini gözlerin olmasıdır belki kafamı yemekten döndürüp bana bir duble rakı içirten.

Ben her gece mutlaka kefeni yırtarım içine girmek için.
Kestiğim bileklerimi kefeni şu olmayan cebine iliştiririm.
Asla kelebeğe dönüşemeyen bir tırtıl olurum,kozam kefenim !
Makyajımı tazelemek için çıkartıp gözlerimi,temizlerim göz pınarlarımı.
Ayak parmaklarımın arasına geçmeyen ayak parmaklarını özlerim.

Ben her gece mutlaka;
Sesini duymayan bu kulakları yırtar atarım sağımdan solumdan.
Seni sarmayan kollarımı keser kaldırım dolaba yarın yine giiymek için…
Seninle olmayan her yanımı tek tek ayırırım bedenimden.
Kalbimle beynim kalır geriye,bir duble de onlara söylerim.
Şerefe mi,şerefsize mi diye düşünürken…
Bir yetmişliğin hiç birşeye yetmediğini anlarım…

Kanarım,ağlarım,parçalanırım.

Ben her gece mutlaka;
Ölürüm,güneş doğduğunda maskemi takar sensiz çok ama çok güzel yaşar,yaş’lanırım.


Biraz aşkın yarıda kalmış halinden bahsetmek isterim moruk.

Aşkın yarıda kalmış hali; bir tarafın en iyi ihtimalle daha az sevmesiyle,-daha önce işlemiştik- yeterince sevmemesiyle, normal seyrinde ise direkt sevmemesiyle ilgili bir durumdu; fakat aşağı mahleden Çoksevenoğulları’na hiç öyle gelmiyordu.

İlişkinin hangi aşamasında olursa olsun, aşık olanın bu hıyarlığa düşmemesi gibi bir durum söz konusu bile değildi; aşık olunanın ağzından çıkan her kelimeye koşulsuz inanılıyordu da bu nasıl bir sevmekti ki ayakta siken bahanelere kutsal kitap gibi tutunuluyordu belli değil.

O öyle bir adamdı/kadındı, bana çok değer verdiği için uzak durmaya çalıştı, ‘ondaki codec ilişki yürütmeyi desteklemiyordu’, aslında o da beni seviyordu ama birbirimize zarar veriyorduk, beni sevmese bu kadar kıskanır mıydı, sevgili olsaydık birbirimizden nefret ederek ayrılacaktık, bunca yaşanmışlık varken arkadaş kalmamız saçma olurdu zaten…” ve şu an aklıma gelmeyen türlü bahaneyle, ebemin empoze bahçesindeki tüm saf güllere kucak dolusu sevgiler.

Yahu o zaman nasıl oluyordu da biz onlar için türlü fedakarlığı yaparken, bizden sonra varoşun sözlük anlamı karıları ‘sevgilim’ deyip kollarına takıyorlardı? Şefkat yoksunu, bizim dokunmaya kıyamadığımıza köpek muamelesi yapan, leş gibi adamlarla nasıl birlikte oluyorlardı? Sürekli eleştirdikleri, ağzına sıça sıça bi’ hal oldukları ortamların kral/kraliçe’leri bizim yapamadığımızı yapıp, aşık olduğumuz insanların hayatlarındaki yerlerimizi nasıl alabiliyorlardı be canına yandığımın ilim, bilim, felsefe dünyası?

Sizin veremediğiniz cevabı benim sikik tavanım verdi koçlar; “Çünkü seni sevmiyor” dedi. Yine çok içtiğim gecelerde “Bu benim aklıma nasıl gelmedi yahu?” diye elbette düşündüm düşünmesine; lakin zavallı aklımın da hiçbir suçu yoktu.

İnsan kendi başına aşık olmuyordu çünkü hayır efendim öyle bir dünya yoktu! Sevmediği insanlar tarafından sevilmekte bir sakınca görmeyenlerin orospu çocukluğundan başka bir şey değildi bu. İhtiyacı olan ilgiyi pompaladığı anda, gaza basıp kaçmaktan başka bir şey değildi bize yaptıkları moruk, anlıyor musun?

Ve bütün acı, bu çok bariz gerçeği kabullenene kadardı: “Çünkü seni sevmiyor!

 

“Senin kafan farklı çalışıyor” dediler hep. Çalıştığından bile emin değildim, öyle dediler. 

Başka şeyler de söylediler; kimisi güzel buldu, kimisi zeki, kiminin ilgisini siyah çerçeveli, kodlu pikseller kadar çekemedim, akamadım gönlünün sohbetine derken kimi fena vuruldu. En iyi anlayan, -elinden gelse- daha fazla acı çekmeyeyim diye beni tüfekle vururdu. En güzel anlarım nihai çıkarımlarda boğuldu. 

Getiremedim hiçbir şeyin sonunu, “başarıyla” dedikleri şey neydi anlayamadım, çözemedim şu nabzı şerbeti bir türlü, yenemedim, kazanamadım, bazen gitmek istediğim oldu bırakamadım, bırakmak istediğim oldu sıyrılamadım, bakın; insanın, kendi hislerinden istediği an kurtulamaması korkunç. 

En iyi yapabildiğim bir şey bulamadım, ben sevemedim bile yine o aşina olamadığım “başarıyla”, denedim de yazıktır hakkıma ama olduramadımsa neye faydası vardı değil mi? Herkes iyiydi, herkes güzel, herkes haklı, ben hep kalan oldum da safi “yalnız” kısmı yordu. Ona da karşı geldim, her şeye karşı gelirdim, herkes boştu.

Bazen doluya sığamadım, en çok ona darıldım, yer yoktu kabulüm de benim canım neydi ki açıkta bırakıldım? 

“Haksız mıyım abi?” dedim, bu amına koyduğumun sabahında ben haksız mıyım? Yastık onayladı, yorgan daha bi bacak arası, daha kendi gözlerini tam açamadan, babasının çanağına başladığımın bi’ sidiklisini, yorganın altına girip uyandıracak kadar sevmek ne kadar doğruydu? Kim, kime nasıl yetebiliyordu da ben onda ne bulduğuma mı, bende ne bulamadığına mı şaşayım bilemiyordum? 

İnsan elbette birçok şeyi onunla, sinema, yemek vesaire ama en önemlisi sabahlaar! diye anlarken hani yalnız uyanıp boşluk zaten sarılmayınca, içinin gittiğini biliyorum, benim de gidiyor da bu işin şu meşhur “başarılısı” soruyorum yahu nasıl oluyordu?

Nasıl oluyordu?

Çaresizliğin dip noktasında herkesin aklından geçen bir şey vardır. Yaptığınız hiçbir şey sizi umursamasını sağlamıyor, aramıyor sormuyor ve sizinle alakayı tamamen kesmiş gibi görünüyorsa “Başıma kötü bir şey gelse, kaza geçirsem, çok hasta olsam” döner mi? Zavallılığın sınırlarının zorlandığı bu düşmüşlük seviyesine Gerçekten aşık olan herkes mutlaka inmiştir. Dip, yani bitmişlik..
Tam olarak bu.

mayoneziseverim:

“Senin kafan farklı çalışıyor” dediler hep. Çalıştığından bile emin değildim, öyle dediler. 

Başka şeyler de söylediler; kimisi güzel buldu, kimisi zeki, kiminin ilgisini siyah çerçeveli, kodlu pikseller kadar çekemedim, akamadım gönlünün sohbetine derken kimi fena vuruldu. En iyi anlayan, -elinden gelse- daha fazla acı çekmeyeyim diye beni tüfekle vururdu. En güzel anlarım nihai çıkarımlarda boğuldu. 

Getiremedim hiçbir şeyin sonunu, “başarıyla” dedikleri şey neydi anlayamadım, çözemedim şu nabzı şerbeti bir türlü, yenemedim, kazanamadım, bazen gitmek istediğim oldu bırakamadım, bırakmak istediğim oldu sıyrılamadım, bakın; insanın, kendi hislerinden istediği an kurtulamaması korkunç. 

En iyi yapabildiğim bir şey bulamadım, ben sevemedim bile yine o aşina olamadığım “başarıyla”, denedim de yazıktır hakkıma ama olduramadımsa neye faydası vardı değil mi? Herkes iyiydi, herkes güzel, herkes haklı, ben hep kalan oldum da safi “yalnız” kısmı yordu. Ona da karşı geldim, her şeye karşı gelirdim, herkes boştu.

Bazen doluya sığamadım, en çok ona darıldım, yer yoktu kabulüm de benim canım neydi ki açıkta bırakıldım? 

“Haksız mıyım abi?” dedim, bu amına koyduğumun sabahında ben haksız mıyım? Yastık onayladı, yorgan daha bi bacak arası, daha kendi gözlerini tam açamadan, babasının çanağına başladığımın bi’ sidiklisini, yorganın altına girip uyandıracak kadar sevmek ne kadar doğruydu? Kim, kime nasıl yetebiliyordu da ben onda ne bulduğuma mı, bende ne bulamadığına mı şaşayım bilemiyordum? 

İnsan elbette birçok şeyi onunla, sinema, yemek vesaire ama en önemlisi sabahlaar! diye anlarken hani yalnız uyanıp boşluk zaten sarılmayınca, içinin gittiğini biliyorum, benim de gidiyor da bu işin şu meşhur “başarılısı” soruyorum yahu nasıl oluyordu?

Nasıl oluyordu?

To Tumblr, Love Pixel Union